"ÖĞRENECEĞİM"
-Daktilonun sesleri hâlâ kulağındaydı; kum saatine dalgınca bakıyordu. Bitip tükenmek bilmez derslerden sıkılmıştı çocuk. Baştan aşağı kıpkırmızı giyinmiş öğretmenin üzerine, bulutları silip yeniden aydınlanan güneş düşerken masadaki taşların gölgeleri uzuyordu. Günün son saatlerine değin çalışmışlardı. Bunun neden gerekli olduğunu idrak etmekte zorlanıyordu çocuk. O yalnızca yazmak istiyordu. Daktilonun şakırtıları arasında yeni bir sayfaya geçtiğinde, başını soğuk su dolu bir kovaya sokmuşçasına ayılmış hissediyordu kendini. Oysa şimdi, satranç hamlelerini öğrenirken dalgınlaşıyor, bu koyu sıkıntıdan kurtulmak için zihninde her yolu deniyordu. Öyle ki babasının tuttuğu öğretmeni dikkatle inceliyor, bir kavgada kırılıp kırılmadığı konusunda fikirler yürütüyor, gülümsemesine ise bir türlü anlam veremiyordu.
Kum saati defalarca çevrilmişti ve her çevrilişinde zaman daha da yavaş akıyordu. Adam, bal rengi gözlerini çocuğun üzerinden bir anlığına bile ayırmıyor, dakikalarca beklerken en ufak bir kıpırtı göstermiyordu. Bu hareketsizliğiyle kendisini yıldıracağını düşünmüş olmalıydı adam. Çocuk mırıldanıyor, boğuk bir şarkı tutturuyordu; sözlerine anlam verilemezdi. Yüzünün hatları gölgesiyle bütünleşen adam ise işaret parmağını dudaklarının arasına kıstırmıştı. Yaptığı işin olağanüstülüğüne öylesine inanmıştı ki çocuğu tedirgin eden bir gülümseme, dudaklarından elmacık kemiklerine doğru kavisleniyordu. Keskin yüz hatları, sanki yüzüne yapışmış bir maske gibi dehşetli bir canlılıkla kaskatı duruyordu.
"Hamle sırası sende," dedi birden. Sözler, parmağı hâlâ dudağındayken bir mırıltı hâlinde çıkmıştı.
Dikkatle baktı o an çocuk. Yaşlı eliyle ağzı perdelenmiş olsa da gözlerindeki canlılığı ve sinsi gülümseyişi sezebiliyordu. Olağandışı bir şeyler aradı. Kum saatine baktığında zamanın durduğu düşüncesine kapıldı. Zerrecikler öylesine inceydi ki aşağıdan yukarıya tırmanıyorlarmış gibi görünüyordu; çocuk, o an bu sonsuz sıkıcılığın içinde hapsolduğunu sandı.
"Göremiyor musun?" dedi ihtiyar.
Şaşkınlıkla dudaklarını ısırdı çocuk.
"Babanın bu iş için neden beni tuttuğunu bilmiyor musun yoksa?" diye sürdürdü.
Kale duvarı gibi taşlarla çevriliydi oda. Her biri benzersiz, birbirinden farklı, girintili çıkıntılı taşlar… Solgundular şimdi. Fakat küçük pencereden öyle bir ışık süzülüyordu ki duvara gömülü kitaplığın bütün tozunu yutmuş, kitapların bütün bilgeliğini barındırıyordu ışımasında.
"Bilmiyorum. Yalnızca kum saatinin akışını ve zamanımızın dolmak üzere olduğunu görüyorum," dedi çocuk; gözleri adamın parmağındaki kıpkırmızı taşlı yüzüğe takıldı.
Bulutlar öyle bir hâl almış olmalıydı ki ışık tam tepelerinden geçip kapıyı aydınlatıyordu. Kıpkırmızı yüzüğün yansısında kendini gördü çocuk. Tekinsiz bir his sardı bedenini.
"Baban daha fazlasını görmeni istiyor. Bu yüzden beni tuttu," dedi ihtiyar; yüzündeki ifade hiç değişmemişti.
Aynı sinsi gözler gülümsüyor, gözbebekleri bal rengi bir yangının içinde titreşiyordu. İnce kaşlarını kaldırdı çocuk ve gözlerini kum saatine dikti. Işık, olanca gücüyle hâlâ havada sarı, kesik bir şerit hâlinde asılıydı ve kapıyı gösteriyordu.
Tedirgince, "Zamanımız doldu," dedi çocuk.
Sandalyesi gıcırdadı; kıpırdandı, masadan kalkacak oldu. İhtiyar, elini çenesinden çekerek yüzüne sert bir ifade oturttu.
"Baban beni tuttu, çünkü bunu öğrenmeni istiyor. Daha fazlasını görmeni… Ona da göstermiştim bunu. Sen de göreceksin, evladım," diyerek kalktı masadan.
Birkaç adım attı; ilerledikçe daha çok toz kaldırdı. Sırt sırta duran kitapları düşündü çocuk. Tozun içine bilgelik sinmişti sanki.
O sırada kapı dışarıdan tıklatıldı. Tam üç kez: ilki yavaş, öteki ikisi hızlı üç tok vuruş. Kapı açıldığında aralıktan sızan ışık loşluğu yardı. Satranç eğitmeni yeniden gülümsedi. Gelen kişi babasıydı. İçi daralan çocuk, dilini üst dudağına yapıştırdı ve dikkat kesildi. Kırmızılar içindeki eğitmen babasıyla tokalaştı.
"Gayet iyi gidiyoruz, merak etmeyin. Tıpkı sizinle olduğu gibi," dedi ve bakışlarını çocuğa çevirdi.
Babası içeri girmedi. Yalnızca satranç taşlarının nasıl durduğuna, oyunun ne yönde ilerlediğine bir göz attı; ardından çay teklif etti.
Daktilonun sesleri yeniden çocuğun kulaklarında çınlamaya başladı. Yazacak bir şeyler bulmak, hayallere dalmak ve geçen bu sıkıcı zamanı bir an önce unutmak istiyordu. Babasıyla satranç eğitmeni kapıdan çıkarlarken ihtiyar, son bir kez çocuğa dönüp baktı.
Bal rengi gözleri bir anda kızıla döndü.
Şaşırmadı çocuk; yalnızca hareketlerini kontrol edemediğini fark etmişçesine kaskatı kesildi. Ardından ihtiyarın elmacık kemikleri çöktü. Işık giderek daha parlak bir hâl almıştı.
Babası kapının ardında çoktan gözden kaybolmuştu. Adam tek gözünü kıstı; teni, yüzüğündeki taş gibi koyu kırmızıya döndü. Bu yalnızca bir an sürdü, bir yanılsama gibiydi. Ardından yeniden eski çehresine büründü.
"Babandan çok daha fazlasını görüyorsun, çocuk. Öğreneceksin," dedi ve çekip gitti.
Gözlerini devirdi çocuk. Daktilosunun başına geçti, durakladı ve kum saatini yan yatırdı. Kalan oyunun gidişatına şöyle bir göz attıktan sonra rüya gibi geçen bu anı; adamın kızıla bürünüşünü, teninin nasıl pörsüyüp çöktüğünü yazması gerektiğine kanaat getirdi.
Kafasındaki daktilo sesleri sustuğu anda, sağanak gibi akan kelimelerin, arkasında duran kitapların bütün bilgeliğinin ve hâlâ havada asılı kalan kesik ışığın ilhamıyla doldu.
"Öğreneceğim," diye mırıldandı.